İslam'da Rejim Şekli
- Selami Coşar
- 18 Tem 2021
- 3 dakikada okunur

Hz. Peygamber’in kurduğu İslam Devleti ilk olarak Medine’de bir şehir devleti olarak ortaya çıktı. İslam Devleti, Hz. Peygamber’in vefatına kadar, kısa süre içerisinde hızla genişledi ve 632 yılında Arap yarımadasına hakim konuma geldi. Hz. Peygamber’in vefatı ile devlet başkanlığı da boşalmış oldu. Nasda (Kuran ve Sünnet) veraset usulüne dair kesin bir emir olmamasından dolayı Müslümanların kendileri için bir rejim tayin etme ihtiyacı belirdi. Sahabeler tarafından ortaya atılan fikirlerde; biri ensardan biri muhacirlerden olmak üzere iki tane halife seçmek yahut kan verasetine dayanarak Hz. Peygamber’in yeğeni ve damadı olan Hz. Ali’yi halife tayin etmek gibi farklı fikirler ortaya atıldı. Ancak bu fikirler kabul edilmediği gibi üzerinde de fazla durulmadı. Hz. Peygamber de vefatından önce net şekilde, bir varis tayin etmemiş olsa da Hz. Ebubekir’i yerine imam olarak bırakması ayrıca Hz. Ebubekir’in şahsiyeti ve doğruluğu onu Müslümanlar ve Ashabın önde gelenleri arasında makbul kılarak Halife kabul edilmesini sağladı. Hz. Ebubekir’in vefatının yaklaşması ile yeniden rejim meselesi hasıl oldu. Hz. Ebubekir vefatından önce Ashabın ileri gelenlerine ve yakın dostlarına Hz. Ömer’in halife olarak tayin edilmesini teklif etti. Toplumun önde gelen Müslümanları bu hususu kendi aralarında görüşerek Hz. Ömer’in halifeliğine sıcak baktıklarını bildirdi, böylece Hz. Ömer, hem Ashabın tasdiki hem de Hz. Ebubekir’in tayini ile halife oldu. Hz. Osman da benzeri şekilde Ashabın önde gelenlerinden beş kişinin oluşturduğu bir şura ile devlet başkanı tayin edildi. Hz. Ali ve Hz. Muaviye ise halk desteğine dayanarak kendi hilafetlerini ilan ettiler.
Görüldüğü üzere, Müslümanlar tarafından daima örnek olarak anılan Hulefa-i Raşidin döneminde devlet başkanı kan verasetine yahut despotizme(idarenin zorla ele geçirilmesi) değil, İslam’ın da genel olarak tavsiye ettiği gibi şura ve istişareye dayalı şekilde seçildi. Fakat bu süreç İslam’da, kalıtsal monarşinin caiz olmadığı manasına da gelmez. Kuran’da geçen peygamberler arasında bulunan Hz. Süleyman ve Hz. Davud da kan verasetine dayanarak tahta çıkmış krallardı. Binaenaleyh, Emevilerden günümüze kadar uzanan monarşiler de İslam tarafından kabul edilen rejimlerdir. İslam, Müslümanlara net bir rejim ve siyasi sistem emretmemiştir. Dolayısıyla Müslümanların kuracağı hükümet ve siyasi teşkilat, tamamen örfe, siyasi ve toplumsal bağlama göre şekillenebilir. Müslümanlara tanınan bu serbesti, dünyanın farklı köşelerindeki farklı siyasi ve toplumsal şartlara uygun bir teşkilatlanma ve rejim inşa etme fırsatı sunar. Hz. Peygamber’in vefatı sonrası, Arap toplumunun kendi kabile sistemine benzer şekilde devlet başkanını oligarşik bir şuranın seçimi ile tayin etmesi de bu örfe dayanan idareye örnek teşkil eder. İslam, merkezi idare açısından da bir ideal koymamıştır. Devlet, coğrafi ve siyasi şartlara göre merkezi veya gayri-merkezi şekilde teşkilatlanabilir. Hatta, Hariciler’in bir bölümü ve bazı Mutezile alimlerine göre, Müslümanların sıkıntıda olmadığı bir durumda daimi bir devlet başkanına dahi ihtiyaç yoktur. Hz. Peygamber’in devlet başkanlığı ise nübüvvetinden farklı olarak bağlayıcılık teşkil etmez. Hz. Peygamber’in devlet başkanı olarak koyduğu kurallar ve gerçekleştirdiği uygulamalar zaruri bağlılık gerektirmez. Bu uygulamaların bir kısmı daha Hz. Ebubekir döneminden itibaren değişmeye başlamıştır. Devlet başkanının meşruiyeti ise genel olarak halkın biatına dayanmaktadır. Seçim, tayin yahut cebren başa geçen halife, görevini sürdürmek için halkın ve önde gelenlerin biatını almalıdır. İmam Hanife’ye göre zorla idareyi eline alan despot hükümdara karşı halkın kazanma ihtimali var ise isyan caizdir. Ancak kazanma olasılığı olmadan zalim idareciye karşı isyana kalkışmak İslam ülkesini kargaşaya sürükleyeceği için dinen hoş görülmemiştir. Benzeri şekilde, din ve ibadet hürriyetine sahip adil bir toplumda hükümet gayri-müslim dahi olsa, isyan etmek toplumun huzuru ve Müslümanların hayatını kaybetmemesi ve zulme uğramaması adına caiz değildir.
Kısaca, günümüzde Müslümanlar ideal İslami rejimi cumhuriyet olarak telakki etseler de dediğimiz gibi Kuran ve Sünnet bu hususta bir düzen emretmemiştir. Hulefa-i Raşidin dönemi cumhuriyet olarak adlandırılsa da bu bildiğimiz modern demokrasilerdeki cumhuriyetten oldukça farklıdır. Halifeler, İslam dininin önde gelen ve toplumda saygı duyulan mensupları tarafından teşkil edilen birkaç kişilik şuralar tarafından tayin edilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar kendi şartlarında göre saltanat, halk oyuna dayanan cumhuriyet yahut oligarşik cumhuriyet vasıtası ile kendi devlet başkanını tayin edebilir.
Kaynakça
NİYAZİ Mehmet, İslam Devlet Felsefesi, Ötüken Yayınları.





Yorumlar