6-7 Eylül Olayları ve Sonrası
Güncelleme tarihi: 17 Mar

Linç, TDK’ye göre ''Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi.'' anlamına gelmektedir. Ancak ölüme varmayan şiddet de linç olarak adlandırılabilir. Burada ajitasyon unsuru devreye girer ve halktan bir topluluk onları eyleme çağıran birileri tarafından seferber edilir. Linç, hukuku devre dışı bırakarak devleti anlamsızlaştıran bir cezalandırma eylemidir 6-7 Eylül olayları Türkiye tarihindeki en büyük linç vakalarından biridir. 6 Eylül 1955 günü saat 13.00'da devlet radyosu Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığını duyurdu. İstanbul Ekspress gazetesinin iki ayrı baskısıyla bu haber yayıldı. Haberin de yarattığı tepkiyle Kıbrıs Türk’tür Cemiyetinin çağrısı sonucu Taksimde bir miting yapıldı. Miting sonrası toplanan kalabalık tarafından İstiklal Caddesi'nde bulunan gayrimüslim dükkânları taşlanmaya başlandı. Kısa sürede gayrimüslimlerin geleneksel ikamet yerleri olan bölgelerde gayrimüslimlerin evlerine, dükkânlarına, ibadet yerlerine karşı saldırılar başladı. Bu saldırılarda 11 ölüm 300'den fazla yaralı kayda geçirilmiştir. Bununla birlikte gayrimüslimlere maddi açıdan büyük zararlar verilmiştir. İstanbul'un semtlerinin yanında İzmir ve Ankara’da da çeşitli şiddet olayları eşzamanlı olarak yaşanmıştır. Bu saldırılarda yaklaşık yüz bin kişinin katıldığı düşünülmektedir.
Saldırganlar 20 30 kişilik gruplar halinde örgütlenmişti. Bunlar kendi aralarında kışkırtıcılar, önderler, tahripçiler olarak ayrılmıştı. Kışkırtıcılar Kıbrıs Sorunu'nu ve halkta hâlihazırda bulunan gayrimüslim düşmanlığını da kullanarak halkı tahrik ediyordu. Grup önderlerinin ilk görevi tahrip edilecek nesneleri keşfetmekti. Bir kısmında ev ve iş yerlerinin adresleri varken bir kısmı muhtarlıklardan ve gayrimüslimlerle birlikte yaşayan yerli halktan bilgi alıyordu. Müslüman halk pencerelerine Türk bayrakları asarak saldırılardan kurtulmaya çalışıyordu. Son grup olan tahripçilerse çeşitli kesici delici aletlerle belirlenen nesnelere zarar veriyordu. Saldırganların hedef noktalara ulaşabilmesi için taksiler, vapurlar hatta askeri araçların oluşturduğu geniş bir ulaşım ağı oluşturulmuştu. Kentin her yerinde yağmalar aynı yöntemle gerçekleştirilmişti. Olayların başlarında cana zarar vermemeye ve hırsızlık yapılmamasına özen gösterilmiştir ancak 6 Eylül gecesinden sonrası hırsızlık vakaları büyük oranda artmıştır. Olaylar sırasında güvenlik güçlerinin kayıtsızlığının olayların büyümesinde rol oynadığı iddia edilmektedir. Polisler saldırganlarla duygudaşlık kurmuş ve bu bir güvenlik zafiyetine sebep olmuştur. Müslüman halkın olaylara tepkisi çeşitlilik gösterir. Bazıları gayrimüslimleri korumaya çalışırken bazıları komşularını ihbar etmiş, yağmaya katılmıştır.
Saldırılarda en çok Rumlar etkilenmiştir. Rumların 2500 dükkânı ve 670 evi zarar görmüştür. Rumları Ermeniler takip eder Ermenilerin 1000 dükkânı ve 150 evi zarar görmüştür. Musevilerin 500 dükkânı ve 25 evi zarar görmüştür. Bazı Müslümanlar da saldırılardan payını almış ve Müslümanların da 400 dükkânı ve 40 evi zarar görmüştür. Resmi bir kaynağa göre 4124 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve aralarında fabrika, otel, bar vb. yerlerin bulunduğu 5317 tesis saldırıya uğramıştır. Üçüncü gününde olaylara ordunun el koymasıyla olaylar ancak bitmiştir. Olaylardan hemen sonra gelen tepkiler üzerine İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etmiştir. Yapılan operasyonlarda İstanbul’da toplam 5104 kişi tutuklanmıştır. Devlet olaylardan sonra saldırılarda zarar gören gayrimüslim vatandaşlara maddi yardımda bulunmuştur. Celal Bayar himayesinde kurulan komitede zararların karşılanması amacıyla vatandaşlardan yardımda bulunulması istenmiştir. Daha sonra yapılan röportajlarda Rumlar zararlarının ancak çok küçük bir kısmının karşılandığını söylemiştir.
Olaylar sonucu İstanbul’da kurulan özel mahkemelerde yargılamalar yapılmıştır. Çok fazla kişinin yargılandığı davalarda maddi yetersizliklerden dolayı sağlıklı bir cezalandırma yapılamamıştır. İzleyen günlerde dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in komünistleri suçlamasıyla birlikte solcu yazar-çizer aydınlarında bulunduğu bir grup da gözaltına alınmış ve olayların komünistlerin işi olduğu söylenmiştir. Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti olayların baş sorumlusu olarak kabul edilmiş ve yönetim kurulu olaylardan sonra hemen tutuklanmıştır. Komite üyelerinin Adnan Menderesle olan yakın ilişkileri bu saldırıların hükümet tarafından planlı bir şekilde yapıldığı iddialarını ortaya çıkarmıştır. Aynı dönemde Kıbrıs Sorunu'nun çözümü için yapılan Londra Konferansı'nda Türk heyetinin elini güçlendirmek için böyle bir planın yapıldığı dile getirilmiştir. Bu açıdan 6-7 Eylül olaylarının Yassıada yargılamalarına taşınması önemlidir. Tam bir devri sabık yaratma örneği olan Yassıada yargılamalarında, DP iktidarının sorumluları iktidarları dönemindeki her olayla ilgili sorgulanıyordu. 6-7 Eylül olayları için de planlı bir eylem olduğu iddiasıyla dönemin hükümet üyeleri yargılanmıştır. Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu'nun hüküm giydiği davalarda başsavcı mütalaasında olayları anlatırken vahşi suçlardan söz etmiş, vatandaş dokunulmazlığının ihlal edildiğinden bahsetmiş, linççileri çapulcular olarak anmış ve bir İsviçre gazetesinin ''Rum azınlığı iktisaden yıkmak için tertipli bir hareket'' yorumunu aktarmış ve gazeteci Hüseyin Cahit'in 6/7 Eylül hakkındaki ''aleyhimizde en kötü tesiri yapmış, bizi Batı medeniyetinin dışına atmış, elleri sıkılmaz adamlar mevkiine düşürmüş'' dizelerini aktarmıştır. Bu durum devletin bir linç eylemine karşı aldığı en sert duruşlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Ancak bunun da kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. 6-7 EYLÜL OLAYLARI SERİSİ
Kaynakça
BORA Tanıl, Türkiye’nin Linç Rejimi, (İstanbul Birikim Yayınları, 2018)





Yorumlar