top of page

Herkes İçin Tarih: Kut anlayışı

Tarih boyunca tüm medeniyetlerde yöneticiler, “Biz sizi yönetiyoruz çünkü…” cümlesini mantıklı bir temele oturtmak için çabalamışlardır. Kimi toplumlarda bu yetki Tanrı gibi kutsal bir varlığa dayandırılırken, kimilerinde "çoğunluğun seçimi" olarak açıklanır. Bazı dönemlerde en zenginler, bazı dönemlerde ise askeri gücü elinde tutanlar direksiyona geçer. Her halükarda, o koltukta oturan kişinin neden başkası değil de kendisinin orada olduğunu halkına izah etmesi gerekir. Ben de bu yazıda, Türklerdeki yönetim anlayışının en temel taşını, akademik bir dilden ziyade bir dost sohbeti tadında anlatmaya çalışacağım.

Kut anlayışı

Nedir Bu “Kut” Anlayışı?

Türkler, Asya’nın uçsuz buçsuz bozkırlarında konar-göçer bir hayat süren bir halktı. Yerleşik toplumlar gibi devasa taş şehirlerinin olmaması[1] nları doğa ananın kucağında yaşamaya, onun sert kurallarına uyum sağlamaya itmiştir. Doğa ile bu denli içli dışlı olmak, zamanla doğayı kutsal bir varlık olarak görmelerine yol açtı. Bu inanç biçimi, "iye" dediğimiz doğa ruhlarını hayatın merkezine yerleştirdi. Şimdi diyeceksin ki: “Kardeşim, hani yönetimden bahsedecektin, konunun ruhlarla ne alakası var?” Şöyle ki; bu doğa varlıklarının kutsallığına inanmaya animizm deniyor. Animist bir dünya görüşüne sahip olan insanlar, liderlerinde de doğada gördükleri o saf ve vahşi gücün izlerini ararlar. Liderlerini üstün hayvanlarla özdeşleştirmek isterler. Zaten bugün dünyadaki hemen her milletin bir hayvanı veya doğa olayını sembol edinmesi de tam olarak bu köklere dayanır.


TTürklerde zamanla bir "Gök Tanrı" ve "Toprak Ana" inancı kristalleşmiştir. Gökten ve yerden gelen bu kutsal onayı alan bir Türk beyi, sadece kendi obasını değil, tüm dünyayı yönetme hakkına (ve ödevine) sahip olur. Bu düşünce yapısını Oğuz Kağan Destanı’nda tüm çıplaklığıyla görebiliyoruz.

Destan odur ki: Oğuz diyarında Ay Kağan’nın bir oğlu olur. Annesini bir kere emer daha da emmez et ve şarap ister. Kırk günlük olduğunda yürümeye başlar. Ayakları öküz ayağına, bilekleri kurt bileğine benzer. Omuzları aynı samur omzu, göğsü ise bir ayı göğsü. At biner bu yiğit, ava gider. Büyük genç bir delikanlı olur. O sıralarda yakınlardaki ormanda insana aman vermeyen bir canavar vardır. İnsanları ve hayvanları avlardır. Oğuz çıka geldi; kargısı ile öldürdü bu gergedanı insanları kurtardı.
Bir gün Oğuz, Tanrıya yalvarıyordu -dua ediyordu-. O sıra bir ışık düştü gökten. Güneşten parlaktı ışık. Onun haricindeki her yer karanlıktı. Oğuz yürüdü bu ışığın merkezine, gökler kadar güzel bir kız gördü. Gülüşüyle gök güler, ağlamasıyla dünya ağlardı. Sevdi, evlendi bu kızla Oğuz, üç oğlu oldu bu kızdan. Gün, Ay, Yıldız.
Oğuz bir gün ormana ava gitmişti. Avlanırken gördü gölün ortasındaki tek bir ağacı. Ağacın gövdesinde ise Tanrı kızını. Gök mavisi gözleri, ırmak dalgası gibi saçları… Oğuz bu kızın güzelliğine hayran oldu, aldı onu evlendi onunla. Üç oğlu oldu o güzelden. Gök, Dağ, Deniz.

Bahaeddin Ögel hocamızın aktardığı bu destan kesitinde, Türklerin kağanı Oğuz’un fiziksel özelliklerinin doğadaki en güçlü hayvanlara nasıl benzetildiğini görüyoruz. Bu özelliklerle donatılan Oğuz, ilahi bir seçimle göğün ve yerin kızlarıyla evlenmiştir. İşte bu "kutsal kan"dan gelen çocuklar, dünyayı yönetme hakkının meşru mirasçılarıdır.

Yani dönemin Türk hükümdarları, halkın zihnindeki o meşhur soruya şu cevabı verirler: “Biz, Tanrı’nın bizzat seçtiği Oğuz’un evlatlarıyız. Damarlarımızda o kutsal ışığın ve toprağın kanı var".

Peki, Kağan Her Zaman Haklı mıdır?

Burada akıllara şu soru geliyor: Madem bu güç Tanrı vergisi, o halde hükümdar her istediğini yapabilir mi? Cevap, Mete Han’ın hayat hikayesinde gizli.


M.Ö. 235 yılı civarında Türkistan’a[2] bir göz atalım. Büyük Hun İmparatorluğu bölgenin hakimi. Başında ise sizin Teoman olarak bildiğiniz Tou-man var. Teoman’ın iki oğlu vardır: Veliaht olan Mete (Maodun) ve Çinli eşinden doğan küçük oğlu. Teoman, töreye aykırı bir hamle yaparak tahtı küçük oğluna bırakmak ister. Mete’yi aradan çıkarmak için onu düşman devlet olan Yüe-çilere esir gönderir.

-Buradaki amaç şu: dönemde iki devlet barış yapmak istediklerinde güven ve gözdağı için karşılıklı bir takas yapmaktadır. Karşılıklı olarak kendileri için önemli şeyleri takas ederler. Burada prensler takas ediliyor. Bu sayede devletlerden birisi barışı bozarsa diğeri hemen ellerindeki prensi öldürerek karşılık verecek. Yani özünde garantörlük sistemidir bu. Eh, dönem şartları içinde normal sayılabilir


Mete gönderildikten sonra Teoman Yüe-çi’lere savaş ilan ediyor. Anlayacağınız üzere Mete’yi öldürtmek istiyor. Lakin bu duruma sessiz kalamayan Türk beyleri Mete’ye haber gönderip onu uyarıyorlar. Nitekim Mete bu karışıklıktan kaçıp ülkesine geri dönüyor. Babası Teoman sevinmiş gibi yapıp Mete’ye 10000 kişilik bir ordu veriyor. Çok uzatmayalım bu on bin kişilik ordu Mete’nin eğitimi ile komutana mutlak sadakatı öğreniyor. Bir av sırasında Mete babası Teoman’ı bu ordu ile öldürüp başa geçiyor.


Kaynaklardan öğrendiğimiz bu olay ile fark ediyoruz ki devlet yönetimi istenildiği gibi bir başkasına devredilemiyor. Öncelikle birtakım şartlar gerekli. Kaynaklarda tam olarak geçmese de Teoman’ın ikinci oğlu Çinli eşinden dünyaya gelmiştir. Bu durumda onun tahta geçme hakkı yok çünkü tahta geçecek kişinin Türk anneden doğması gerekiyor. Yani kutsal kandan gelmesi ve kanın -tabiri caizse-bozulmaması gerekmektedir. Kağan töreye karşı gelse de Türk beyleri bu duruma müdahale edebilmektedir. Yani kağan devlet üzerinde mutlak hakimiyete sahip değil. Bunu yine Mete’nin hikayesinde net olarak görmekteyiz.


Modu Chanyu'nun heykeli. Cengiz Han Ulusal Müzesi, Ulanbator.
Modu Chanyu'nun heykeli. Cengiz Han Ulusal Müzesi, Ulanbator. https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=127762632

Mete başa geçtikten bir süre sonra başka bir Türk kavmi olan Töles’ler Mete’ye elçi gönderiyor. Ondan Teoman’ın yorulmadan koşan atını istiyorlar. Mete bu durumu beyleri ile görüşüyor, beyler bu duruma karşı çıkıyorlar. Mete ise komşumuzdan değerli değil diyerek atı veriyor. Bir süre sonra yeni bir elçi heyeti geliyor ve Mete’nin eşlerinden birisini istiyorlar. Mete bu durumu da kurultaya taşıyor, beyler bunu savaş ilanı olarak kabul edip savaşmak istiyorlar. Lakin Mete tutumunu değiştirmeyip eşini Töleslere teslim ediyor. Töles kağanı en sonunda iki ülke arasında kalan, kullanılmayan bataklık bir alanı talep ediyor. Beylerin bir kısmı nasıl olsa atı ve eşi verdik, bu bataklık alan da işimize yaramıyor verelim diyorlar. Unuttukları nokta ise toprak Mete’nin değil devletin toprağıdır. Bundandır ki Mete toprağı vermek isteyen beyleri idam ettiriyor ve Töles’ler üzerine sefere çıkıyor. Savaşı önlemek için kağan kendisinden taviz verebilir ancak devletinin en ufak parçasından bile vazgeçemez.


Anlaşılacağı üzere Türklerde yöneticilerin temel görevi devletin devamlılığını, halkın refahını, törenin uygulanabilirliğini sağlamaktır. Yani her şeye hükmeden değil de bir nevi bir koruyucu görevi görürler. Bu görevi de çeşitli inançlar üzerinden Tanrıdan aldıklarını dile getirirler. Bu yönetme gücüne de “Kut” derler. Kut kandan geçer ve kanı taşıyan herkes yönetme hakkına sahiptir. Hakka sahip olmak ile bu hakkı kullanabilmek ise farklıdır. Başa geçecek kişinin öncelikle halk tarafından onaylanması beklenir. Burada da iş “kurultay” dediğimiz meclisler devreye girmektedir. Bu kurultaylar, Türk aşiretlerinin reislerinin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Kağan olmak isteyen kişi beylerin onayı ile Türk halkının yöneticisi seçilir. Halkını korumak, onları zengin etmek, Türk inanç ve töresini dünyaya yaymakla görevlendirilir. Bunun haricinde aşiretler arasındaki sorunları töreye uygun şekilde çözmesi, ganimetleri adil şekilde dağıtması gibi temel görevler de kendisine verilmiştir. İşin özü Türk halkı kendi yöneticilerini seçme noktasında belli noktalarda serbest idi. Tanrı tarafından kutsanan soydan gelen adaylar arasında kendilerince en uygun adayı destekler ve bu adayın seçilmesi için kurultayda beyleri vasıtasıyla oy kullanabilirler demek yanlış olmayacaktır. Zira bir kağanın yönetiminden memnun kalmazlarsa ve/veya kağanın yönetimindeyken Türk ülkesinde yangın, deprem, kıtlık, salgın gibi büyük afetlerin yaşanması; üst üstte savaşların kaybedilmesi gibi durumlarda Tanrı tarafından kendilerine ceza verildiği düşüncesi oluşabilmekteydi. Bu durumda tanrı tarafından kağandan “kut”un geri alındığı düşüncesi ile aşiretler kağanın otoritesini tanımayarak başka bir kağanın emri altına girebilirdi.

Dipnotlar

[1] Bilinenin aksine eski Türklerin kurduğu şehirler vardır. Lakin bu başka yazının konusu olsun.

[2] Türkistan=Orta Asya

Orta Asya kime göre orta?


Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Gelişmelerden haberdar olmak için abone ol!

Z Tarih Dergisi Logosu

© 2026 - Z Tarih Dergisi.

Tüm hakları saklıdır.

bottom of page
YUKARI ÇIK
Ana Sayfa
Z Tarih Logo
Sayılar