Osmanlı Türk Düşmanı mıydı?
- Selami Coşar
- 31 Oca 2022
- 4 dakikada okunur
Günümüzde bazı mecralar tarafından Osmanlı Devleti'nin Türk düşmanı olduğu iddia edilmektedir. Bu tezleri için de Osmanlı tarihi boyunca meydana gelen çeşitli olay ve tutumları kanıt olarak göstermektedirler. Bu sözde kanıtlar kaynaklara dayanmadığı gibi çoğu zaman ya yalan ya da saptırmadır. Bu iddialara göre Osmanlı Devleti gayri-Türkleri, Türk tebaadan üstün tutmakta, her fırsatta Türkleri aşağılamakta ve idareyi devşirmelere emanet etmektedir, Osmanoğulları hanedanı da Türk olmadığı gibi sürekli yabancı kadınlarla evlenmiş ve Türkleri hakir görmüştür. Bu iddiaları ortaya atanlar bazen hissi bir düşmanlık bazen de anakronizmden dolayı yanlışa düşmektedir. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti bir imparatorluk statüsündedir. Devletin halka bakışı ve sınıflandırışı da din eksenindedir. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise imparatorluğun demografik yapısıdır. Basra'dan Budin'e kadar uzanan sınırlar içerisinde onlarca farklı din,mezhep ve etnik köken bulunmaktadır. Bu geniş yapıda Türkler en iyi ihtimalle nüfusun sadece çeyreğini oluşturmaktadır. Buna karşın Müslümanlar ise nüfusunun yarısından fazlasını meydana getirmektedir. Bu şartlar altında doğal olarak devlet, ideolojik yapısını nüfusun sadece çeyreğini oluşturacak şekilde etnik temelli değil yarısından fazlasını kapsayıcı şekilde dini temelli inşa etmiştir. Keza Fransız İhtilali öncesi dönemde, günümüzdeki gibi milliyet odaklı bir idare beklenmemelidir. Buna karşın ne hanedan ne de bürokrasi Türk kimliğini es geçmektedir. Türkistan coğrafyası dışında kurulan Türk devletlerinin hepsinin resmi dili ya Arapça ya da Farsça iken sadece Osmanlı Devleti'nin hem bürokratik hem diplomatik hem de askeri dili Türkçedir.
Bu konuda ortaya atılan bir diğer iddia ise hanedanın ve devletin kendini Türk olarak görmediği, Türkleri ''etrak-ı bi-idrak''(cahil Türkler) veya köylü olarak tanımladığı hatta onları katlettiğidir. Aşıkpaşazade ve diğer kronik Osmanlı kaynaklarımda Osmanlı ordusundan bahsedilirken "Türk askeri" şeklinde bahsedilmektedir. Sadece Aşıkpaşazade değil aynı zamanda Hoca Sadeddin, Mehmed Neşri gibi kronik kaynaklar da Osmanlı ordusunu Türk olarak ifade etmiş ve methiyeler düzmüştür. Etrak-ı bi-idrak kavramı ise göçebe ve isyancı Türkmenler için kullanılmıştır. 16. asırdan itibaren göçebe Türkmenler Anadolu'da isyankar bir tutum takınmış ve devleti zora sokmuştur. Özellikle Büyük Kaçgun (1603-1608) döneminde Osmanlı ordusunun cephede olmasını fırsat bilen isyankar kitleler Ankara ve Kayseri gibi büyük şehirleri dahi kuşatarak açlık ve sefalete düşmelerine sebep olmuştu. Anadolu'da asayişin topyekün bozulması sonrası köylülerin kentlere sığınmasından dolayı süreç "Büyük Kaçgun" olarak adlandırıldı. Büyük Kaçgun ancak Kuyucu Murat Paşa'nın Anadolu'ya gelmesi ve isyanı şiddetle basırması ile durdurulabildi. Etrak-ı bi-idrak kavramı çoğunlukla şairler tarafından kullanılır ve göçebe Türkmenleri tanımlamaktadır. Osmanlı Devleti göçebe Türkmenleri yerleşik yaşama geçmeye ve düzenli vergi mükellefi haline getirmeye çabalarken Türkmenler buna direnmekte ve yaşam biçimlerinden ötürü yerleşiklere rahatsızlık vererek sürekli tarımsal üretimi baltalamaktaydı. Mücadeleden dolayı göçebe boylar sık sık Osmanlı'ya isyan etmekte veya Anadolu'yu terk etmekteydi. Vergi vermeyen ve dizginlenemeyen Türkmenler tabi olarak devlet tarafından hoş karşılanmamaktaydı. I. Selim döneminde de heterodoks Türkmen kitleleri Çaldıran'a giden süreçte Safeviler'den yana olmuş ve Anadolu'da isyan çıkarmıştı. Şah İsmail'in Şiilik vurgusu sonrası Osmanlı-Safevi mücadelesinin dini ve ideolojik boyut kazanması, Sünni İslam'a ve meskun yaşama uzak olan heterodoks Türkmenler ile Osmanlı'nın arasının iyice açılmasına sebep oldu. Sultan Selim Anadolu'daki isyanları bastırdı ve isyanın önderlerini idam ettirdi. Ancak idris-i Bitlisi'nin iddia ettiği gibi kitlesel bir Türkmen katliamı olmadı. Katliam iddiası İdris-i Bitlisi'den başka kaynakta da geçmemekte. Bu mücadele esnasında Türkmen kitleleri Doğu Anadolu'yu terk ederek İran'a göçtüler. Osmanlı Devleti de Irak ve İran'daki Sünni Kürtlerin Doğu Anadolu'ya göçmesine müsaade etti. Böylece Doğu Anadolu'daki heterodoks Türkmen kitleleri İran'a giderken İran ve Irak'taki Sünni Kürt kitleler Doğu Anadolu'ya yerleşmeye başladı ve Safevi-Osmanlı sınırı dini açıdan homojen bir nitelik kazandı.
Meskun Türkler ise göçebe Türkmenlerin aksine devlet için oldukça önemliydi. Yerleşik hayata geçen Türkler, ticaret ve zanaatten ziyade çoğunlukla memurluk ve çiftçilik ile meşgul olmaktaydı. Devlet seçtiği Türk ailelere devşirme çocukları emanet ederek bu ailelerde Türkçeyi ve İslamiyet'i öğretirdi. Osmanlı kaynaklarında bu "Türke verme" şeklinde geçmektedir. Bunun sebebi ise memur olmak için Türkçe bilmek ve Müslüman olmanın şart olmasıdır. Devşirmelerin Sultan II. Mehmet devrinde aristokrat Türk ailelerine karşı güç kazanması söz konusudur. Bu II. Mehmed tarafından uygulanan kasıtlı bir politikadır. Çandarlı ailesi gibi soylu Türk aileler zaman içerisinde devlette güç kazanmış ve idarede etkin hale gelmişti. Sultan Mehmet kendisini hakim konuma getirmek ve ilerde mutlakiyetine zarar verebilecek olan bu aristokrat aileleri geri plana itmek için devşirmeleri ön plana çıkarmıştır. Böylece gelecekte Osmanlı padişahlarının mutlak idaresine şirk koşulmayacak ve özellikle Osmanoğulları'na alternatif bir hanedan da doğmayacaktı. Sultan ise hukuki köleleri olan kendine muhtaç devşirmeleri ile devleti idare edebilecekti. Sultan Mehmet'in bu tutumu Türk aristokrat aileleri geri plana itse de Türklerin imparatorlukta sadrazam ve bürokrat olmasının önüne geçmedi. İmparatorluk tarihi boyunca sadrazamların yarısı, şeyhülislamların tamamına yakını, başdefterdalar ve nişancıların ise yarıya yakını Türk kökenliydi.
Osmanoğulları da kendilerini Türk olarak görmekte ve kökenlerini Oğuzlara atfetmektedir. Bunun da çeşitli dönemlerden kanıtları vardır. Şehzade Cem'in oğullarının adı da Korkud ve Oğuz Han'dır. İbn-i Batutta da seyahatnamesinde Orhan Gazi'den "Türkmen hükümdarlarının mal ülke ve askerce en büyüğüdür" diye bahsetmiştir. Sultan Abdülmecid ise Paris Antlaşması'nda kendini "Türkistan Padişahı" olarak tanımlamaktadır. Osmanlı hanedanının kendini Türk olarak tanımladığı kesindir. Benzeri şekilde yabancılar da Osmanlıları Türk olarak tanımlar. Avrupalı seyyahlar Osmanlı topraklarına yaptıkları yolculukları genelde "Türkiye seyahati" olarak adlandırmaktadır. Avrupa haritalarında ise Osmanlı Devleti "Türkiye" veya "Türklerin İmparatorluğu" olarak geçmektedir. Kutsal İttifak Savaşları Avrupa tarih literatüründe "Büyük Türk Savaşı" olarak yer edinir. Ruslar ise Osmanlı ile yaptıkları savaşları daima Rus-Türk Savaşları olarak adlandırır, şiir ve hikayelerinde de "Türk cephesi" olarak bahsederler. Avrupa devletleri antlaşma metinlerinde Osmanlı'yı daima Türkiye, Osmanlı padişahını da Türk sultanı olarak adlandırmaktadır.
Görüldüğü üzere çeşitli dönemlerden çeşitli olaylar ve süreçleri arka planı ile açıklayarak Osmanlı Devleti'nin Türk düşmanlığı gütmediğini bilakis Türklerin devletin en önemli dayanağı ve omurgası olduğunu izaha çabaladık. Elbette konu daha birçok örnek ve çürütme ile uzatılabilir. Ancak tarihe gayri hissi ve akıl çerçevesinden bakan herkes için bu örnekler fazlasıyla yeterlidir.




Yorumlar