Feodal Avrupa'da İktisadi Yapı

Batı Roma’nın çöküşünden sonra Avrupa’daki Cermen kavimleri kendi krallıklarını kurmuştu. Bu mücadeleler arasında 8. ve 9. yüzyıllarda Karolenj İmparatorluğu tüm Batı Avrupa’yı yöneten mutlak bir güç olarak ortaya çıktı. Şarlman’ın ölümünden sonra parçalanan İmparatorluk’tan geriye feodal parçalara bölümmüş siyasi yapı kaldı. Merkezi devletin zayıflamasıyla birlikte yerel idari ve asker i unsurlar daha ön plana çıktı. Askerler ve çiftçi halk da en çok da güvenlik için bu unsurların etrafında toplandı. Merkezi otoritenin zaafa düştüğü bu dönemde Batı Avrupa hem denizde hem karada Kuzey’de Viking, Doğu’da Macarlar ve Güney’de Müslümanların yağma ve talan seferleriyle de boğuştu. Senyörlerin kendi aralarındaki mücadeleler de cabasıydı. İşte bu olaylar dizisi sonrasında ortaya çıkan durum ekonomik faaliyetleri şekillendirdi.
Özellikle Batı ve Orta Avrupa ülkelerinin hem ulusal hem kıtasal hem de kıtalararası ticareti durma noktasına geldi. Ticaret sadece üst sınıflar için uzak diyarlardan gelen az miktarda ipekli ve pamuklu giysiler, biraz da baharat gibi yükte hafif pahada ağır olan lüks mallardan ibaretti. Serfler ihtiyaçlarının büyük bölümünü kendi üreterek karşılıyordu. Kıyafet ve gıda gibi en temel ihtiyaçları yetiştirdiği hayvanlardan ve kiracı olarak ektiği tarlasından temin etmekteydi. Kendisinin üretemediği malları ise köy yahut kasaba pazarlarında yine kendisi gibi başka bir serften takas vasıtasıyla temin etmekteydi. Serf üretimi genelde kendine yetecek kadardı. Satıp para kazanmaya yönelik fazla mamul mal üretimi için pek bir sebep yoktu. Senyör mallarına el koyabilir ya da önemli kısmını vergi adı altında kendine alabilirdi. Senyörün payıyla birlikte ürettiği her türlü ürünün onda birini de kiliseye ayırmalıydı. Dolayısıyla serflerin kendi hanesinin ihtiyacını giderecek kadar üretmesi ve üretemediği malı da takas edecek kadar fazlalık ürünü olması gayet yeterliydi.
10. yüzyılda Avrupa’da takas ekonomisinin etkin olmasının çeşitli sebepleri vardır. Avrupa ekonomisinin tarihsel süreçte kronik ekonomik sorunları vardı. Bunların en önemlisi Asya ile yaptığı ticarette sürekli açık vermesiydi. Asya’nın çeşitli ürünleri Roma İmparatorluğu devrinden beri Avrupa’ya akmaktaydı. Fakat bunun karşılığında Avrupa’nın Asya’ya satacağı çok fazla ürünü yoktu. Bu zaman içerisinde özellikle Batı ve Orta Avrupa’da değerli maden darlığına sebebiyet verdi. Kalanlar ise genellikle Kilisenin ve en üst Aristokratların mahzenlerinde herhangi bir ekonomik faaliyette kullanılmadan beklemekteydi. Feodal yapı gereğince merkezi krallıkların zayıf olması ülke içerisinde bile bir para standardı oluşmasını engelledi. Krallık içerisindeki Düklüklerin dolaşımda tuttukları farklı cinsten ve madenden az miktarda para vardı. Paranın az olması ticaret hacmini düşürdüğü gibi düşük ticaret yoğunluğu da para akışını ve miktarını düşürmekteydi.
Feodal Avrupa’nın bir başka ekonomik problemi ulaşımdır. Artık Roma’dan kalma ulaşım ağının esamesi bile okunmamaktadır. Merkezi bir devlet tarafından gerçekleştirilen inşa, bakım ve onarımdan yoksun kalan yol ağı yok olmaya yüz tutmuştur. Senyörler kendi topraklarından geçen yolların bakım ve güvenliğini önemsememiştir. Şehirlerarası ana ticaret rotaları yerini aynı derecede atıl olan birden fazla olası güzergaha bırakmıştır. Bazı bölgelerde yollar kullanılamayacak derecede tahrip olmuş bazılarında ise yol ağı birbirinden kopmuş ve parçalanmıştır. Buralarda ticaret yapmayı göze alabilen tüccarlar dağ, tepe, orman gibi çok çeşitli coğrafi engelleri de geçmeyi göze almak zorundaydı. Zaten tüccarların da buna pek hevesli olduğu söylenemezdi. Ulaşım kolaylığı kadar ulaşım güvenliği de bir sorundu. Senyörler yolları önemsemedikleri gibi yoldan geçenlerin güvenliğini de önemsemiyordu. Şehirden ayrıldıktan sonra her an soygun ve öldürülme tehlikesi mevcuttu. Eşkıya saldırısı yahut farklı bir olumsuz söylenti durumunda tüccarlar en uygun alternatif rotaya yönelmekteydi. Ticari güzergahlar tercih edilirken bazen yoldaki bir han bazen de yolun düzlüğü gibi küçük sebepler bile etkili olabiliyordu.
Tek para olmadığı gibi tek bir hukukta yoktu. Kralın tüm ülkede tek tip bir hukuku uygulatacak gücü yoktu. Malikânelerin kendi geleneklerine dayanan örfi hukukları vardı. Bu hukuklar benzer olabildiği gibi çok farklı da olabiliyordu. Dolayısıyla yine tüccarlar için standart ulusal bir vergi ve ticaret hukuku yoktu. Her senyör kendi topraklarında çeşitli vergilendirmelerde bulunabiliyor ve tüccarlardan ayakbastı parası alabiliyordu. Mahkemeye taşınan ticari meselelerde tüccar kendisini neyin beklediğine emin değildi.
Taşra ticareti yukarda bahsedildiği gibiydi. Şehirler ekonomide geri plandaydı. Nüfusun ve üretimin ufak bir bölümünü üstlenmekteydi. Şehir nüfusları azdı çünkü taşradaki gıda üretimi kalabalık kentleri beslemeye uygun değildi. Taşraya nazaran şehir içi ticarette para daha sık kullanılmaktaydı. Tüccarlar kendilerine sürekli engeller çıkarıp ticaret ve üretim üzerinde tahakküm kuran feodal lordlardan hoşlanmıyordu. Feodal sistem sanki bütünüyle tüccarın işine taş koymak istermiş gibi inşa edilmişti. Feodalizmin engellerine karşılık tüccarlar tüm gücüyle merkezi monarkları desteklemeye koyulmuştu. Zengin fakat mazlum burjuvalar merkezi ordu ve bürokrasinin idame edilmesi için önde gelen vergi mükelleflerinden oldular. Hatta krala borç vererek büyük bir zevkle ona finansman sağladılar. Kralların paramparça olmuş ülkelerini fikren ve fiilen tek bir ulus haline getirme süreci en büyük desteği burjuvadan gördüğü gibi en büyük faydayı da ona sağladı.
11. yüzyılda başlayan Haçlı Seferleri esnasında dünyanın bir ucundan diğer ucuna akın eden yüzbinler ekonomiye yeni bir hareketlilik sağlayarak burjuvalar için önemli bir fayda sağladılar. Yine aynı dönemde başlayan küresel sıcaklık artışı tarımsal üretimi olumlu yönde etkiledi. Avrupa 11. asrı takiben yaklaşık 3-4 yüzyıl sürecek hızlı nüfus artışı dönemine girdi. Nüfus artışı şehirlerin büyümesine ve yeni tarım arazilerinin açılmasına sebep oldu böylece Avrupa kendi içinde genişlemeye başladı. Zaten coğrafi keşifler de ilk seferler kendi içinde genişleme olanağı olmayan Avrupalılarca gerçekleştirilmişti. Yeni yerleşimlerin kurulup yeni arazilerin tarıma açılması esnasında gerçekleşen veba salgını Avrupa işgücünün önemli bir kesimini yok etti. Serflerin büyük kısmının ölmesi senyörlere karşı serflerin elini güçlendirmişti. Savaşlar ve kitlesel ölümler senyörlerin üretimdeki tahakkümünü zayıflatmıştı. Aynı dönemde zihinsel bir değişim süreci de ortaya çıkmıştı. Para mukabilinde çalışan özgür çiftçilerin zoraki serflere göre çok daha üretken ve verimli olduğu fark edildi. Serfler kitlesel olarak azat edildi. Devamında angarya gibi çeşitli yükümlülüklerden kurtulmuş ve sadece nakdi vergi ile mükellef olan özgür çiftçiler üretimde önem kazanmaya başladı. Nakdi vergi ve işgücündeki verim artışı malikane sahiplerince de makul bulunmuştu. Çünkü artık gelirleri ve dolayısıyla giderleri para cinsinden olacaktı. Nakdi vergiler daha alttaki senyörlerin de lüks tüketim mallarını alabilmesini sağlıyordu. Lordlar farkında olmasa da topraklarını özgür çiftçilere verirken askeri güçlerini de zayıflatmaktaydılar. Zaten yavaş yavaş yaygınlık kazanan top ve tüfek kullanımı daha nizami, karmaşık ve masraflı ordular ortaya çıkarmaya başlamıştı. Feodal lordlar bu orduları besleyecek ekonomik güçten yoksundular. Artık bu sürecin sonunda kentlerin ve kralların güçlenmesiyle birlikte tüccarlar ve zanaatkarlar ekonomide ön plana çıkmaya başladılar. Böylece Avrupa ekonomisi 15. ve 16. yüzyıllarda yeni bir düzen içerisine oturdu. Aynı zamanda süreç içerisinde idari, iktisadi ve toplumsal yapılar değişerek Batı Avrupa’ya yeni bir çehre kazandırdı.




Yorumlar